teşekkürederim saol anlayanlar ve anlayabilenleri bulmak beni mutlu etti paylaşımların seninde güzel umarım öğretilerinden faydalanırım her daimAlıntı:
mavi_dus Nickli Üyeden Alıntı
BİR HİKAYEDİR YAŞAM
Printable View
-
02-13-2007, 10:48 AMAhdes
-
02-14-2007, 11:18 PMadem52hoşuma gitti paylaşmak istedim
İhtiyar balıkçı, Karayibler'de 85 gün olta salladıktan
ve eve eli boş döndükten sonra bir gün iyice açılıp
"büyük balık"ı yakalar.
Lâkin kıyıya dönerken, yedeğine aldığı, teknesinden
yarım metre daha büyük olan bu kılıç, yol boyu kan
kokusuna gelen canavar köpekbalıklarınca didik didik
edilir. Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala
dev balığın iskeleti kalmıştır.
Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken
"Beni adamakıllı yendiler... Hem de ne yeniş." diye
geçirir içinden. Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."
Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir?
Kimi için güzel bir kadındır "büyük balık", kimi için
zengin bir damat... İyi bir hayat... Hayırlı evlat...
Ya da müstakil ev, son model araba, sınırsız servet...
Kimi, "büyük balık"ı hiç göremeden ölür. Kimi, bir kez
tuttu mu, bir daha açılmaz hiç... Onunla gömülür.
Kimi ise; yaşam denilen, şakaya gelmez deryanın dalgalarında
yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu...
Açıldıkça bulma şansıyla birlikte artar, yitirme ihtimali...
Zor bulanlar, çabuk yitirir bazen...
Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar.
Yenilgi değildir onlarınki aslında...
Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır.
Ama insanlık, kısmen de, onların fazla açılması sayesinde ilerler.
***
Ünlü romanın esin kaynağı olan Kübalı balıkçı Gregorio
Fuentes 104 yaşında ölmüştü.
"Ensesinde derin kırışıklıklar olan sıska adam,"
Küba'da dünyaya veda etmeden önce, Ankara'da hafızama
son bir ağ atıp geçmişti.
Bir şişe rom karşılığı çektirdiği son fotoğraflarına
bakarken, "Keşke bu fırtınalı yolculuğun sonunda
hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek"
dedim kendi kendime:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."
alıntı -
02-15-2007, 08:55 PMAhdes
PASTA
Firina geldigimde, ortalikta ekmek görünmüyordu.Eski bir dostum olan
firinci:
- Biraz bekleyeceksin hocam, dedi.Iki-üç dakikaya kadar çikartiyorum.
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken,içeriye yaslica bir adamin
girdigini gördüm. Eskimis ceketinin sol yakasi altinda bir madalya
parildiyor ve yürürken hafifçe topalliyordu. Selâm verdikten sonra:
- Ekmeklerimi alayim, dedi. Benim ikizler acikmistir.
Firinci,adamin kendisine uzattigi torbayi alarak tezgâhin altina egildi ve
bir gün öncesine ait oldugu anlasilan ekmeklerden dört bes tane
koydu.Ekmeklerden bazilarinin alti yanmis, bazilari da her nedense seklini
kaybetmisti.Firinciya dogru sokularak:
- Neden taze ekmek vermiyorsun? dedim. Biraz sonra çikacak ya!..
Firinci:
- Bozuk ekmekleri kendisi istiyor,dedi.Çok fakir oldugundan, ona yari
fiyatina veriyorum.
- Kim bu adam? diye sordum.
- Kore gâzilerinden,dedi.Ogluyla gelini bir trafik kazasinda vefat
edince,ikiz torunlarini yanina almisti.Yillardir onlara bakiyor,hem de çok
az bir maasla.
Firincinin anlattiklari karsisinda içimin yandigini hissediyor ve ufak da
olsa bir seyler yapmak istiyordum.
- Aradaki farki ben vereyim, dedim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler.
Firinci, teklifimi kabul etti ve biraz sonra çikan sicak ekmekleri büyük
bir umursamazlikla adamin torbasina doldururken:
- Çok sanslisin haci amca, dedi. Çocuklar için bugün sana pasta gibi ekmek
verecegim.
Yasli adam, bir evlât sevgisiyle kucakladigi torbayi gögsüne bastirirken:
- Allah senden razi olsun evlâdim,dedi.Bugün onlarin dogum günleri oldugunu nereden anladin? -
02-18-2007, 03:20 PMadem52
çevremizde ihtiyacı olan insanları araştırmak bulmak lazım derken bazıları kendini göstermez anlayamassın ihtiyacı olduğunu bide şey diycem şu fırıncıyıda hiç sevmedim iki taze ekmek verse ne olurki
iflasmı eder kızdım ben şimdi :oops: -
02-20-2007, 02:51 AMadem52herşeyin sonu ölüm ona göre yaşamak lazım
AĞA NIN YERİ
Arkadaşlarımdan birkaçı yanıma gelerek:
-Fakir öğrenciler için yurt binası yapıyoruz ,dediler.Ön ayak ol da ,biraz yardım toplayalım.
Tekliflerini kabul ettim ve ertesi gün,zenginliğinden dolayı "AĞA" lakabıyla tanınan bir adamı aradım.
Para istediğimi anlayınca :
-Gerekeni yaparız,dedi.Gel de görüşelim.
Büyük bir hevesle bürosuna gittim ve sekreterinden izin alıp odasına girdim.Bina hakkında verdiğim bilgileri dinledikten sonra ,cebinden bir 10 binlik çıkarıp:
-Buyur ,dedi.Bizim de katkımız olsun.
Şaşırmıştım,ama yine de işi pişkinliğe vurup:
-Sondaki sıfırlar biraz az olmadı mı?dedim.Hiç olmazsa 10 milyon verceğinizi tahmin etmiştim.
Pek aldırmamış görünerek:
-Şimdilik bu kadar yetsin,dedi.Toplu-konut sitesi için yer almam gerektiğinden ,fazla açılamıyorum.
-Ne kadar lazım ? diye sordum.
-2 yüz dönüm kadar ,dedi.Bu işi becerir ve planladığım arsaları kapatırsam ,vakfınıza 10 milyon bağışlarım .Eğer binaya ismimi verirseniz ,bu miktarı daha da artırabilirim.
Teklifini ister istemez kabul ettikten sonra el sıkışıp ayrıldık ve kısa bir süre sonra da inşaata başladık.Bu arada para sıkıntısı çektiğimizden ağayı bol bol hatırlıyor ve aldığı yerin kaç dönüme ulaştığını takip ediyorduk.
Altı ay kadar sonra yardımcısına telefon ettiğimizde:
-Ağa nın yeri,çoğu göl kenarında olmak üzere 120 dönüme ulaştı ,dedi.Şimdi sıra ,yolun bitişiğindeki ormanlık bölgeye geldi.
İnşaatın kabasını tamamladığımızda adamı tekrar aradık.
-Ağa nın yeri,göl kenarında ve çam ağaçları arasında olmak üzere 150 dönüme çıktı,dedi.Bir kaç ay sonra iş tamamlanır.
On milyona kavuşmak ümidiyle adama bir daha telefon ettiğimizde:
-Ağanın yeri,bir selvi ağacının altında olmak üzere 2 metrekareye indi,dedi.
Geçen hafta öldü ,duymadınız mı? -
02-20-2007, 09:49 PMfollow_meHOŞÇAKAL DÜNYA BENİ UNUTMA..!
merhaba dünya son kez merhaba...
bugün diğer günlerden farklı değil senin için sen dünyasın bense tek başına yalnız bir insan..
bugün ömrümün son saatleri...
bugün benim için çok farklı bugün tüm sonlarımı yaşayacağım son günüm...
toparlanmalıyım dünya tüm çaresizliklerimden,tüm kokuşmuşluğumdan,herşeyden,herkesten,heryerden ....
kopmalıyım dünya senden...
aslında kopamam ki senden sen yine beni koynuna alacaksın hemde hiç bırakmamacasına...
ama olsun gitmeliyim...
son bir sigara içeçeğim...
son nefes,son bir nefes daha,sonra....
sonra o'na haykıracağım gidiyorum diye..
duymayacak beni olsun ben o nu böyle de seviyorum...
ağlıyorum işte lanet olsun dünya lanet olsun sana....
hoşçakal dünya yanına geliyorum...ve merhaba dünya gitmiyorum bir daha... -
02-21-2007, 08:38 PMAhdes
[
Bir dağ başıydı sevdası
sevdalanmıştı bir kez Dilara
kardelenler kadar aktı sevdası
kar kadar masum ve temiz
ve de,
sevmişti bir kez delicesine...
Ve sonunda terk edildi
sevgi bilmezlerce
bir sevda sözü geride kaldı
bir de dağ gibi sevdası
bakamadı kimsenin yüzüne Dilara
vefâ sözü, sevdâ sözü yalan oldu
hergün çıkıp yükseklere
gidenin yoluna baktı
belki gelir diye
bir soluk resim elinde
gelenden geçenden
sual etti sevdiğini
sonunda, tükendi umudu
dayayıp rüzgarlara başını
ateşlere bağrını verip
bıraktı kendini kayalardan aşağı...
kara haber çabuk ulaştı obalara
dağlara kor düştü
ölüm vurdu hançerini
kutsal aşkın yüreğine
Sevgisi efsane oldu
sevgisi destan oldu
dolaştı dilden dile
Yıllar yılları kovaladı
mevsimler mevsimleri
herkes unutuldu
bir dilara unutulmadı
bir de sevdası... -
03-01-2007, 11:41 AMAhdes
” Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah diğeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş:
" Neden iki tane köpek besliyorsun?
Dede yanıtlamış:
“ Onlar benim için iki simgedir evlat. İyilik ve kötülüğün simgesi... İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur."
Torun sorar:
“ Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi?”
Bilge reis derin derin gülümser ve der ki:
“ Hangisi mi evlat?...... Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır...”
Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz.
-
03-02-2007, 09:07 PMfollow_me
Beni mi Seviyorsun
Kadın adamı çok seviyordu...
Yemyeşil ovalarını verdi adama
Yaşam fışkıran.
Beni seviyor musun?
Evet, dedi adam...
Güneşini, ayını verdi kadın
Yıldızları taktı bir bir adamın omuzlarına...
Beni seviyor musun?
Tabi, dedi adam...
Kadın çağladı
Gürül gürül akan pınarını verdi adama.
Beni seviyor musun?
Elbette, dedi adam...
Kadın bağlandı
Yaşam ipini adama verdi.
Bir oldular tek oldular adamla.
Beni seviyor musun?
Biliyorsun, dedi adam...
Kadın dağlarını verdi adama
Tırmandılar doruklara.
Beni seviyor musun?
Aşağılara baktı adam zirveden.
Başkalarını gördü
Sustu adam...
Ağladı kadın...
Gözyaşını verdi adama
Almadı adam...
Kadın onurunu verdi adama
Şaşırdı adam...
Sordu yine usulca kadın
Beni mi seviyorsun?
Onu da seviyorum seni de, dedi adam...
Sustu kadın...
Verecek bir şeyi kalmadığında...
Senin yüreğine ihtiyacım var, dedi adam
Başkasını sevebilmek için...
Çıkarıp yüreğini verdi kadın.
Korktu adam...
Beni sevmiyor musun, dedi adam.
Sesi yoktu kadının söyleyemezdi.
Gözleri yoktu kadının ağlayamazdı.
Kalbi yoktu kadının sevemezdi.
Onuru yoktu kadının yaşayamazdı..
NURDAN ÜNSAL -
03-06-2007, 12:13 PMAhdes
O yıl New York´ ta kış, Nisan´ın sonuna kadar uzamıştı. Kör olduğum ve yalnız yaşadığım için çoğunlukla evde kalmayı yeğledim.
Sonunda bir gün soğuk hava gitti, bahar kendini gösterdi. Hava coşkulu bir kokuyla dolmuştu. Arka bahçeye bakan pencerenin önünde küçük, neşeli bir kuş devamlı cıvıldıyor, sanki beni dışarıya çağırıyordu.
Nisan ayının değişken havasını bildiğimden kışlık mantoma sarıldım. Fakat havanın ılıklığını içimde hissedince, yün kaşkolumu, şapka ve eldivenlerimi bıraktım. Üç çatallı bastonumu alıp neşeyle sundurmaya çıktım ve kaldırımın yolunu tuttum.
Yüzümü güneşe doğru kaldırıp, onu selamlayan bir gülümseme sundum.
Sessiz çıkmaz sokağımızda yürürken kapı komşum ´Merhaba´ diyerek seslendi ve gideceğim yere götürmeyi teklif etti:
´Hayır, teşekkür ederim. Şu bacaklar bütün kış dinlendi.
Eklemlerimin harekete ihtiyacı var. Bu yüzden yürüyeceğim´ diye cevap verdim.
Köşeye vardığımda alışkanlıkla durdum. Birinin gelip yeşil ışık yandığında beni karşıya geçirmesini bekledim. Nedense bu sefer, öncekilere göre daha uzun süre beklemiştim ve hâlâ hiç kimse teklifte bulunmamıştı.
Sabırla beklerken, eskiden hatırladığım bir melodiyi mırıldandım; çocukken öğrendiğim ´Hoş geldin bahar...´ şarkısıydı.
Birden güçlü bir erkek sesi konuştu: ´Sesinizden çok neşeli bir insan olduğunuzu hissettim. Sizinle caddeyi birlikte geçme şerefini bağışlar mısınız bana?´
Kibarlıkla iltifat görünce gülerek başımı salladım ve duyulabilir bir sesle ´Evet´ dedim.
Kibarca koluma girdi ve birlikte kaldırımdan yola indik. Yavaşça yolun karşısına geçerken, konuşulabilecek en iyi konudan, havadan konuştuk.
Adımlarımızı birlikte atarken hangimiz rehber, hangimiz yardım alıyor, belli olmuyordu. Yolun karşısına varmamıza az kala ışığın değiştiğini anlatırcasına kornalar sabırsızca çalınmaya başladı. Kaldırıma çıkmak için birkaç çabuk adım daha attık.
Ona dönüp, bana eşlik ettiği için teşekkür etmek üzere ağzımı açmıştım ki, ben daha bir şey söylemeden o konuştu:´Bilmem farkında misiniz? Sizin gibi neşeli bir insanla karşıya geçmek benim gibi bir kör için ne kadar muhteşem bir şey...´
O bahar gününü hiç unutmayacağım.
CHARLOTTE WECHLER
Bazen evrende kendimizi en yalnız hissettiğimizde, sıkıntımızı atlatmak ve farklılığımızı ve yalnızlığımızı hafifletmek için Allah bize, aynadaki aksimiz gibi bir ikiz gönderir.´ -
03-11-2007, 06:50 PMcuturicdeneme
Kus sesleriyle uyandi yine uzandigi kanepeden belini tutup :
-yine burda uyuya kalmisim ..dedi
perdeyi araladi camini acti gunesle beraber temiz havayi icine cekti...bavulunu hazirlamaya koyuldu, o sirada telefonu caldi telefondaki ses:
-iyi ki kalkabildin hadi acele et Arzuyu`da al gelirken
-tamam...
bi bardak su icip yola koyuldu dunku okudugu kitap tan etkilenmis olmaliydiki kendine habire onlari bulusturan ne diye sorup sordu ..
Arzu yu yolda aradi asagi inmesini soyledi az sonra Arzu asagi indi
-selam Tahir
-selam Arzu
-hayirdir dagilmissin gibi
-oylemiyim ?
-yolunda gitmesen bi seymi var ?
-yo sadece kafama kucuk bi sey takildi
-anlatmak istermisin ?
-Arzu dun bi kiptap okudum kitapta ilginc bi ornek vardi : adam alisverisini yapar evine dogru yol alir evi yolun karsi tarafindadir karsiya gecmek isterken bi dolmus carpar ve olur--
diyelimki olay saat 5.12 de meydana geldi adam alisverisini 55 dakikada yaptigini dusun ..sayet adam 56 dakika yapsaydi dolmus ondan bi dakika once o yoldan gecmis olacakti ..
yada dolmusun 12 dakika once ciktigini dusun 11 dakika once ciksaydi adam karsiya gecmis olacakti ..
ama ikiside bi noktada saatinde bulusuyolar...
onlari o saatte bulusturan ne ?
-zaten son gunlerde tuhaf tuhaf seyler soyluyosun ya kaza iste bu hayretsin yani...
ikiside susar Tahir icindeki firtinayi,savasi iyi anlatamadigini dusunur...az sonra havaalanina gelirler selim havaalaninda onlari beklemektedir..beraber iceri girerler ..ucaga binerler daha cok sessizlik hakimdir aralarinda..Tahir bi ara ihtiyacini gidermek icin uzaklastiginda Arzu Selime, Tahirin arabada soylediklerini anlatir..
Selim birazda sinirli bi sekilde :
-kac defa soyledim oyle kitaplari okuma diye,..
o sirada Tahir gelir ikiside susar..
1 saat sonra Parise ulasirlar Selim birazda alayli bi sekilde :
-Tahir istersen Cean`e yureyerek gidelim ..
Tahir bu alayvari soruya bozulmamis gibi gulumser ..
-neden olmasin .? der
icinde tuhaf bi isteksizlik vardir Cean`e gitmemek icin hic sevmedigi halde Paris`i bi kez daha gorme istegi kaplar o istekten kendini alamaz.
-yarine kadar zaman var isterseniz siz beraber gidin ben biraz gezmek istiyorum aksam ilk trenle gelirim ..der
Selim biraz da kizginlikla :
-nerden cikti simdi bu
-bilmem isterseniz beraber gezelim aksam beraber donelim ...der
Arzu:
-hic cekilmez simdi bu saatte bence en iyisi bi an once Cean`e ulasmak.selimde ayni fikirdedir.
-hadi Tahir sende vazgec gezme fikrinden bir an once hareket edelim ..
Tahir galiba vazgecsem daha iyi olacak diye dusunur ama icindeki o muazzam baskiyi yenemez :
-siz gidin ben aksam muhakkak orda olurum ..
Tahir sehir merkezine dogru hareket eder.sehre ulasir biraz gezindikten sonra bi resturanta oturur yemegini yerken manzaraya dalar sorular surekli dolasmakta celiskiler beynini adeta kemirmektedir..
resturanttan cikarken yolun karsi tarafindaki reklam afisine takilir gozleri . kucuk bi ayrintiyi daha iyi gormek icin afise dogru yoneldigi sirada aci bi fren sesi duyar simsiyah olur her yer kendi ni goremez olur karanlikta cocuklugu gecer gozlerinden buyukbabasi bakar aglamakli..birden isik yukselir her tarafi kaplar..sesler yukselmeye baslar gozlerini aralar kalabalik vardir etrafinda telaslidirlar ..gozleri tekrar kapanir kirdigi insanlar gelir aklina onlarin onunde diz coker af diler..yine gozlerini aralar hastanede oldugunu farkeder..
yaninda bi hemsire fransizca bi seyler soyler sessiz sessiz yuzune bakar ingilizce ozurdiler soylediklerini anlamadigini soyler
yan yatakta bi ses yukselir
-hemserim Turksun galiba ucuz atlattin hadi gecmis olsun siyriklarla atlattin iyiki adam son anda frene basmis Allah korumus hemserim ..
mazalllah ya farketmeseydi..demekki daha yiyecek ekmegin icecek suyun varmis..
adama yonelir
-sagol der ama soyledikerini dusunur ya son anda farketmeseydi ...
demekki icecek suyun varmis daha ...
adam yine :
-Turkiyedenmi geliyodun ?
-yo Almanyada yasiyorum .
-kader iste bak nerelisin nerde yasiyosun simdi nerdesin ? ...
Tahir gozlerini cevirdi ..bu muazzam bi senaryoydu bu senaryonun bi sahibi vardi ve bu seanryoda "nazar"edebiliyodu..hersey varis noktasina dogru hizla hareket ediyodu aslinda varis noktasinin baslangic noktasi oldugunu bilmeden ....adama dogru yoneldi ..
-evet hemserim kader !!...
_ -
03-21-2007, 05:25 PMyesterday
SEN HİÇ DENİZ GÖRDÜN MÜ ?
Adamın biri ressamdır fakat pek başarılı bir ressam değildir. Haliyle
tabloları da pek satılmaz, sefalet içinde sürdürürmüş yaşantısını.
Bir gün bu ressamın gazeteci bir arkadaşı kendisini ziyarete gelmiş.
Sersefil halini görmüş, üzülmüş biraz. Sonunda dayanamayıp arkadaşına şöyle
bir teklifte bulunmuş: "Gel seni meşhur edeyim!"
- Nasıl yapacaksın ki?
- Her şeyi ben organize edeceğim. Ne dersem aynısını yapacaksın. İşin
sonunda kârı yarı yarıya paylaşacağız. Seni çok ünlü ve büyük bir ressam
yapacağım.
Ressam hala bön bön bakmakta, arkadaşının motor kayışında bir sıyırma durumu
olduğuna kanaât getirmeye başlamaktadır.
- Yahu ben yıllardır resim yaparım, geldiğim yer ortada. Sen nasıl
yapacaksın ki bunu, üstelik bu kadar kesin konuşuyorsun?
- Dinle şimdi. Sana bir sergi açacağız. Yeni eserler falan yapmana da gerek
yok. Hatta yarım kalmışları bile koyabilirsin, farketmez.
Ressam, arkadaşının kayışını sıyırmadığına, tamamen koptuğuna kanaât
getirmiştir artık.
- Eeee?
- Ben bu serginin duyurusunu yapacağım benim gazetede. Köşe yazısı,
röportajlar falan yayınlayacağız. "Ünlü ressam.... Yeni sergisinde filanca
tarz eserlere yer verecek" gibisinden şeyler yazacağız..
- Ne tarzı?
- Dur yahu, bir dinle hele. Sergi günü geldiğinde sen başına bir bere
takacaksın. Keçi sakal da bırakacağız. Sergiye yetişmezse takma sakal
yaparız. Gözüne tel çerçeve bir gözlük ve ağzında da bir pipo olacak.
- Ben pipo içmem ki?
- Yahu delirtme insanı. Bir günlüğüne içiver işte, seversin hem... Neyse.
Davetliler gelip sergiyi gezmeye başlayacaklar, sen de ortalıkta dolanmaya
başlayacaksın. Tabloların fiyatlarını oldukça yüksek tutacağız. İnsanlar
tablolara baktıklarında haliyle eleştirecek şeyler bulacaklardır. Sen
yanlarına yanaşacaksın. Onlar sana eleştirilerini söyledikleri zaman, konu
ne olursa olsun gözlerinin içine derin derin bakacaksın, pipondan derin bir
nefes alıp verdikten sonra ağır bir ses tonuyla: "Sen hiç deniz gördün mü?",
diye soracaksın?
- Hö?
- Tabi onlar da öyle diyecekler ama sen tavrını değiştirmeyeceksin. Sorunu
tekrar edeceksin. "Sen hiç deniz gördün mü?". Baktın eveleyip geveliyorlar,
dönüp sırtını gideceksin, başka bir şey söylemeyeceksin.
Bizim ressamın aklına yatmaz bu senaryo. Ne yapılmak istendiğini de
anlayamaz. Buna karşın arkadaşı kendinden çok emin ve ısrarcıdır. Parasızlık
da had safhadadır aksi gibi. Çaresiz kabul eder ve süreç başlar.
Bizim gazeteci, söz verdiği gibi organize eder sergiyi. Gazetesinde yazılar,
röportajlar falan gırla gider. Ünlü ressam bilmem kim, filanca tarzında
yaptığı son eserlerini sergiliyordur. Haber birkaç basın organına da sıçrar.
Sanat camiasının ilgisi iyice yoğunlaşmıştır. Bu arada bizim ressam en
keçisinden bir sakal bırakmış, iyisinden bir pipo temin edip tüttürme
talimlerinde bulunmuş ve bitpazarından da bir adet entel gözlüğü takıp
Fransız usulü bir berenin altına hepsini yerleştirmiştir, beynini dışarıda
bırakarak.
Büyük gün gelip çatmıştır. Sergi açılışı... Davetliler, basın, galeri
patronları, yeni zengin olmuş züppeler, "Aman da kültürlü olalım", diyenler,
kültürü yılların birikimi değil çarşıdan pazardan alınan bir şey
zannedenler, "Zamanı gelince yaparız", diyenler... Bizim ressam da ortalıkta
gezmektedir yeni kostümüyle. Resimler ise hatalarla dolu olarak ortalıkta
sergilenmektedir. Vatandaşın birinin yanına yanaşır bizimkisi. Adam resme
küçümser gözle bakar ama resmin fiyatı korkunçtur. Öyle ki bizim ressam bile
ürkmüştür fiyatlardan.
Sanatsever: "Üstat, bu resimdeki dağ kompozisyonu... Hani diyecektim ki renk
tonları pek natürel değil gibi. Sizce de öyle değil mi?"
Zaman gelmiştir. Bizimkisi piposundan derin bir nefes alır. Aynı derinlikte
bakışlarla bakar tel çerçeve gözlüklerinin ardından. Ve çıkardığı dumanlar
içinden adama şöyle der: "Sen hiç deniz gördün mü?"
Adam afallamıştır. Soru bir dağ manzarası ile ilgilidir.
- Ama beyefendi , bu resim, yani dağın tonlarını diyordum...
Sözünü keser bizimkisi: "Sen hiç deniz gördün mü?"
Adam resme dönüp bir daha bakar. Sanki farklılaşmıştır. Evet ortada belki
deniz yoktur ama hayalinde bir deniz göremeyen bir insan olarak dağın
tonlarını nasıl eleştirebilir ki? Resim sadece görüleni mi anlatır oysa...
Ya görülmeyenler, onları çağrıştıramaz mı? Renkler ille de her şeyin
doğasını yansıtırsa fotoğraftan ne farkı kalır resmin? Bu sanatın ruhu
nerededir?
"Özür dilerim üstat!", der ve hemen bir işaretle yardımcısını yanına
çağırır, resmi satın almak istediğini, gerekli işlemleri yapmasını söyler.
Ressam şaşırmıştır. Ama şikâyetçi değildir. Nasıl olduğunu anlamamıştır ama
bir tablo satmıştır. Hemen başkalarını aramaya koyulur. Şık giyimli bir
bayan dikkatini çeker bir resminin önünde. Aksilik bu ya, tamamlanmamış bir
resimdir...
- Oh, üstat, iyi ki geldiniz. Ben size şeyi soracaktım. Bu eseriniz... Sanki
anlatılacak şeyler varmış da anlatılmamış gibi...
Derin bir pipo nefesi ve derin bir bakışın ardından ölümcül soru gelir: "Sen
hiç deniz gördün mü ?"
-Pardon?
-Sen hiç deniz gördün mü?
Kahretsin... İşte sanatçıyla benim farkım. Ben resmin görünenini
görebiliyorum. Arkasını göremiyorum. Oysa o... Ruhuna iniyor... Belki
anlatmak istediklerini çizmek zorunda bile değil. Daha denizi göremeyen ben
fırçanın kıvrımlarındaki duyguyu nasıl algılayabilirim? Alıyorum! Kaç
paraysa... Sanata fiyat biçilmez...
Bu sefer de tutmuştur. Bizimkinin keyfi yerindedir. Ve sonra bir başkası,
bir başkası daha... İki gün içerisinde yarım yamalak ne kadar tablo varsa
satılır sergide. Diğer gazeteler, yayın kuruluşları röportaj yapmak için
sıraya girerler. Ünlü ressam bilmem kimdir artık... Mazide ne olduğu pek de
önemli değildir...
Sergi bitip hasılat elde edilir. Bu karmaşa içinde gazeteci arkadaşla pek
görüşme imkânı da bulamamıştır. İş bitiminde başta konuşulduğu gibi
hasılatın bölüşülmesine gelmiştir sıra. Oturup hesap kitap yaparken pek
keyiflidir gazeteci arkadaşı. Ressama dönerek:
"Gördün mü bak... Sayemde ünlü de oldun. Bir sürü de para kazandın. Artık sırtın yere gelmez. Bu iyiliğimi de unutma...şimdi benim payımı ver", der.
Bizimkisi yanıt verir, pipo dumanları ve tel çerçeve gözlüklerinin ardından:
"Sen hiç deniz gördün mü ?"
:wink: -
04-04-2007, 09:53 AMAhdes
GÖZ ÇUKURU
Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adan,deniz kenarında oltayla balık tutuyordu.Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona.
-”Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim,” dedi.
Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı.Hükümdar balıkçıya,
-”Ne yapalım,şansın bu kadar,oltana ağır bir şey takılmadı” diyerek alıp sarayına götürdü.
Saraya varınca adamlarına,balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti.Kemiği terazinin kefesine koydular,öbür kefesine de altın koymaya başladılar.Beş,on ,yirmi,elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde,tahminlerin on milli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi.Altını doldurmaya devam ettiler,terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu.Bunda bir sır olduğunu anladılar.
Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular.Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu.
” Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur.Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz.Çünkü doymaz.Ama bir avuç toprak bunu doyurur”
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi. -
04-07-2007, 09:32 PMAhdes
Günün birinde, bir çiçekle su karsilasirlar ve arkadas olurlar. Çiçek bu arkadasliktan o kadar
mutludur ki zaman içinde Su'ya asik olur. Içi içine sigmaz olur,ilk kez asik olmustur. Bu sevgisini
herkesle paylasmak ister, etrafa güzel kokular saçmaya baslar.
Bir süre sonra Su da Çiçek'e karsi bir seyler hissetmeye baslar zamanla far keder ki o da asiktir. Su
da ilk kez asik olmaktadir. Sevgisini nasil anlatmasi gerektigini bilememektedir. Günler birbirini kovalar ve Çiçek "Acaba Su beni sevmiyor mu" diye düsünmeye baslar. Su sevmesine ragmen ilgilenmemektedir.
Dayanamaz çiçek bir gün , "Seni seviyorum Su" diye seslenir. Su "Ben de seni seviyorum" diye cevap verir.
Aradan zaman geçer ve Çiçek gene Su'ya, " Seni Seviyorum" der. Su, "bende seni" diye cevaplar. Çiçek
sabirlidir... Bekler, bekler, bekler. Artik öyle bir hale gelmistir ki, etrafa koku saçamaz olur. Ve son kez Su'ya " Seni seviyorum" diye seslenir. Su'da, "Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum" der. Ve gün gelir Çiçek yataklara düser, hastalanmistir artik, rengi solmus, sararmistir. Su'da basinda bekler, yardimci olmak için. Ama bellidir, artik Çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basini döndürür, Su'ya
der ki: "SENI BEN GERCEKTEN SEVIYORUM." Çok üzülür Su, bir doktor çagirir. Doktor gelir ve muayene eder çiçegi. Muayeneden sonra doktor: "Hastanin durumu ümitsiz, artik elimizden bir sey gelmez."der. Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olacak hastalik nedir diye.. Doktora sorar "Hastaligi nedir?", Doktor? söyle bir bakar Su'ya der ki "Çiçegin bir hastaligi yok dostum, bu Çiçek sadece Su'suz kalmis, ölümü onun için." der. Ve anlar ki Su, sevgiliye sadece "SENI SEVIYORUM." demek yetmemektedir. Bu sevgiyi göstermek gerekmektedir.. -
05-16-2007, 07:48 PMAhdes
.: Mutluluğun Gizi :.
Bir tüccar, "Mutluluğun Gizi"ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış...
Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş. Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış:
Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama "Mutluluğun Gizi"ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş. "Ama sizden bir ricada bulunacağım," diye eklemiş bilge. Delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş.
- "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
- "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşı'nın oluşturmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?"
Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
- "Öyleyse git, evimin harikalarını tanı," demiş ona bilge."Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
- "Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş. "Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi...
- "Sana verebileceğim tek bir öğüt var" :
"Mutluluğun Gizi", dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan... -
05-22-2007, 10:40 AMAhdes
şizofrenin aşkı :(gerçek bir hikaye)
İçene kapanık bir delikanlı vardır.Hergün işten çıkınca parka arkadaşlarının yanına uğrar.Birgün gittiği parkta çok güzel bir kız görür,ve yanında gidip oturmaya karar verir.
Cesaretini toplayıp dediğini yapar.Kıza merhaba oturabilirmiyim der.Kız gülen bir yüzle tabiki der.Ve orda konu ilerler delikanlı kızın yanından ayrılırken telefon numarasını ve bir daha buraya gelip gelmeceğine sorar.
Kız ben hep burdayım,ayrılırlar.Delikanlı iş çıkışlarında artık hep kızla buluşur arkadaşlarıda artık sitem etmeye başlar.Birgün eve arkadaşları ile gider.Annesi kapıyı açar.Anne arkadaşlarım geldi yemek yiyip dışarı çıkıcaz der.
Annesi ağlayarak odayı terkeder.Delikanlı bu olay karşısında şaşırır.Arkadaşları ile yemek yer sohbet eder ama aklı hep annesindedir.
Neden böle yaptığına anlam veremez.Aradan uzun zaman geçer.Parktaki kız arkadaşı ile artık evlenmeye karar verirler.Bu olayı annesine anlatmak için koşa koşa eve gider.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde annesinin ağlama sesini duyar.Sizin oğlunuz şizofren diye bir ses duyar ve sessizce mutfağa girip dinlemeye devam eder.Annesi doktor bey bir çaresi yok mu diyerek doktoru uğurlarken çocuğunu yerde ağlarken görür.
O sırada çocuğun aklından evleneceği kız geçer ya oda hayalse der..
Annesin sesiyle irkilidir delikanlı.Sen der, delikanlı evet anne bütün konuşmalarınızı duydum deyerek kendini dışarı atar.Aklında heğ evlenceği kız vardır.Allah'ım ne olursun o hayal olmasın der ne olursun olmasın..Sakinleşince eve gider ve annesi çocuğa herşeyi anlatır.
Eve getirip gülüp konuştuğu yemek yediği arkadaşlarının bir hayal olduğunu söyler.Delikanlı şaşkın bir halde oda hayal evet biliyorum der. Aradan iki gün geçtikten sonra kız arkadaşını arayıp evine yemeğe davet eder.Kız bu nazik olay karşısında teklifi kabul eder.
Delikanlı annesine herşeyi anlatır.Bana doğru söyliceğine dair annesine yemin ettirir.Oda hayal mi değil mi diye sadece annesine güvenmektedir.
Akşam olup çatar.Kızı iş yerinden alıp eve götürür.Ama hep dua eder ALLAH'IM inşallah hayal değildir diye.Evin kapısını heyecanlı bir şekilde çalar.Kız çocuğun bu hareketlerine anlam veremez.Vee annesi kapıyı açar yüzünde bir gülümse merhaba KIZIM der.
Delikanlı bu olay karşısında şok içindedir.SADECE EVET EVET HAYAL DEĞİLSİN DİYE BAĞIRIR... Delikanlının bugün hayal olmayan 2 tane çocuğu vardır Melis ve Hakan adında.. -
05-24-2007, 09:47 PMadem52
güzel hikaye maystrey teşekkürler eline sağlık
-
05-27-2007, 12:40 AMAhdes
Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş.
Profesör kaşlarını çatarak: " öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz!"
Öğrenci: "O zaman ben uçuyorum..."
Profesor cevaba cok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmis ve sınavının basarisiz geçmesi için elinden geleni yapmış. Yanlız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekilde cevaplamış.
Profesör öğrenciye: Sana son bir soru soracağım - demiş.
Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayalet, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci: "Para olan çuvalı seçerdim..."
Profesör: "Ben akıl olan çuvalı seçerdim..."
Öğrenci:"Normal! Kimde ne eksikse onu seçer...
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alip içine "Öküz" yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan cıkmış.
Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış : "Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz." demiş.
:D :D :D -
05-27-2007, 12:54 AMadem52
peki o öğrenci sınıfı geçmişmi :D :D :D
-
05-27-2007, 12:58 AMAhdesO geçmişte :) sınıfta kalanlar olmuş :evil:Alıntı:
adem52 Nickli Üyeden Alıntı
-
05-27-2007, 01:00 AMadem52mümkün değil efendim kesin kalmıştır bi yanlış anlaşılmamı var :oops:Alıntı:
mystrey Nickli Üyeden Alıntı
-
05-28-2007, 10:06 AMAhdes
Acıları neyin içine koyduğunuza dikkat edin!!!
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. - "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle: - "Acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: - "Tadı nasıl?" - "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. - "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, - "Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi: -
"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır.
Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
-----ALINTI----- -
06-04-2007, 02:01 AMGoktengri_ogAlıntı:
MyStrey Nickli Üyeden Alıntı
Çok etkileyici gerçekten,
Bence hayatta hiç bir şeyi ertelememeliyiz.
Aşk için herşey mübahtır. -
07-13-2007, 04:23 PMElif
Çerçevedeki Resim
Bayram ne güzel, ne tatlı. Zaman, akraba ziyaretlerinin arasında pembe şerbet kıvamında akıyor kendince. Ortalık ak pak yuvarlanan dairevi soğuk toz şekere kesmiş, her yan hayalleri hallaç eden ince bir karla örtülü. Sokakta gezenlerin yanaklarına ellerine soğuk soğuk dokunan pansumancı rüzgâr, yerlerini beğenmediği beyaz tanecikleri süpürgesiyle öteye beriye asıl nöbet yerlerine yolluyor. Milli birliğini tamamlayamayınca ferdî takılan kar taneleri, ayakkabılar altında ezildikçe gacırdıyordur şimdi. Benimse kalorifer peteği, dizlerimi yakıyor. Manzara pencere gerisinden böyle epey eğlenceli görünüyor. Bir de dışarıdakilere sormalı.
Bayram ziyaretlerinde yıllardır halleşmediğimiz akrabalarla görüşme fırsatı doğuyor. Teyzemin oğluyla da yıllardır görüşmemiştik. Onlar Ankara’da yaşıyorlar biz burada. Şimdi ben de üniversiteye gidince, hepten ayrı düştük onlarla. Teyzemler bir sürpriz yapıp İstanbul’a gelmişler. Eniştemin babasının evindelermiş birkaç gündür. Bir şaşırtmaca da ben yapayım dedim ve pat diye onlara gittim. Teyzeoğluyla konuştuk konuştuk, güldük hüzünlendik. Benim haytalıklarımdan onların maceralarından söz ettik. Öğretmenleri çileden çıkarışımızı andık, mahalledeki çocuklardan bazısının başına ördüğümüz çoraplardan söz ettik. Laf yamaçtan düze inince hız kesti, bir aralık durakladık. İşte o an sessizliği bölen garip bir soru sordu:
“Çerçevede kim var?” dedi gülümseyerek. Anlamamıştım. Ne demekti bu? Çerçeve nereden çıkmıştı şimdi. Konuştuğumuz konuyla ilgisi yoktu.
“Ne çerçevesi yahu?” dedim şaşırarak. Pencere çerçevesinden görünen dışarıdaki canlı kartpostala dalıp gidişimi mi kastetti ki diye düşündüm. Bir anlam veremedim sorusuna. Zihnimi bir heybeden diğerine aktardım, meseleyi aydınlatan bir ipucu bulamadım.
“Unuttun mu, aynısından ikimiz de resim çerçevesi almıştık ya! Komodinin üstüne koyacaktık. Akşamları ona bakarak uyuyacaktık. Sabah kalktığımızda…”
Zihnim bir hatıranın birkaç çürük ipini yakalamıştı. Çekince, tavan arasından yıllar sonra indirilen eski bir oyuncak gibi onca tozu toprağıyla odanın ortasına düşüverdi bir resim çerçevesi.
“Vaaay! Tamam, tamam! Şimdi hatırladım.”
Yıllar önce, bir bayram sonrası olmalıydı. Cebimizde ziyaretlerde biriken ve bizi bir akrep gibi sokan harçlıkları harcamak için çarşıya inmiştik. Biriken ne var ne yoksa harcamıştık da! O gün aldıklarımızın arasında koyu renkli ahşaptan iki küçük resim çerçevesi de vardı. Sevdiklerimizin, hayatımızı uğrunda seve seve feda edeceğimiz sultanlarımızın resmini koyacaktık. Belki lise bir, belki de ikideydik. O zamanlar gerçek hayattan uzakta, bulutların üzerinde yaşıyorduk, arkadaşlarımızdan başkasını takmıyorduk. Kaşları endişeden eğik anamız babamız, öğüdü ağzında öğretmenlerimiz, büyüklerimiz vız gelip tırıs gidiyordu.
O gün, önce çerçeveleri aldık bir kaldırım sergisinden, sonraki günlerde de içlerine resmini yerleştirebileceklerimizi bulacaktık. Çocukluk işte… Ben bunları çoktan unutmuştum oysa. O yıllardaki ben, şimdiki kendimden ne kadar uzaktaydı. Çocukluk andına sahip çıkmamanın endişesiyle mahcup gülümsedim:
“Bilmem, evde bir yerlerdedir herhalde.”
Benim uzun zaman önce değiştirdiğim çizginin alışkın yerlisi olarak rap diye kalktı, şipşak içeri gitti. Az sonra, elinde belleğimin bir köşesinde beklerken örümcek ağlarının arasında kaybolan, yarım yamalak hatırlayabildiğim, yıllar önceki kahverengi ahşap dikdörtgenle birlikte geldi. Heyecandan sırılsıklamdı. Elime tutuşturdu. Merak etmiştim. Acaba kendi çerçevesinde ne vardı. Baktım. Çerçevenin ortasına özenle giyinmiş, itinayla gülümseyerek mutlu görüntüsüyle poz vermiş bir kızın fotoğrafı duruyordu. Demek onun çerçevesini bu kişi doldurmuştu. Benim yamacımda işler epeyi farklıydı. Ben bu patikadan gitmeyeli epeyi olmuştu. Heyecanına hürmeten sordum:
“Kim bu?”
“Dilara… Arkadaşım…”
“Dilara” derken gözleri ışıldıyordu. Coşkuyla ekledi: “Geçen ay sözlendik. Seviyoruz birbirimizi.” Bu konuyu konuşuyor olmaktan mutluydu. Mutlu kelimesi az gelirdi, sevinçten sekiz köşeydi.
Sözün ucu benim çerçevemin ortasındaki boşluğa geleceği için suyun yolunu değiştirmek istedim:
“Aa ne güzel bir isim. Anlamı ne?”
“Anlamı mı? Bilmeeem!”
Bu konuda hiç kafa yormamıştı anlaşılan: “Bilmem! Hiç düşünmedim!”
İşte burası benim sahamdı, atıldım:
“Sözlük var mı evde?”
“Sanmam; ama bir bakayım”
Kardeşinin olsa gerek, küçük, gülünç bir ilkokul sözlüğü bulup getirmişti. El kadar sayfaların arasına ikimiz de koca kafalarımızı sokuşturduk, sözlük bu kelimeyi almamıştı. Başka çözüm yolları denemeliydik.
“İnternet amcaya soralım.”
“Nassı yani?”
Hemen dabılyu dabılyu dabılyu tedeka nokta gov nokta tere adresini yazıp çıkan sayfadaki kutucuğa Dilara yazıp tuşladım. Anlamın verileceği sayfa şılak diye gelecekti ekrana güya. Şılak diye bir sayfa geldi gelmesine ama aradığımızı bulamamıştık. Bu isim Dil Kurumu’nun sayfasında yoktu. Biz de n’apalım, başka adreslere yöneldik. Bir sözlük sitesinde aradığımıza ulaştık sonunda: gönül alan. Dilara, gönül alan demekmiş meğer.
“Hımm güzel isimmiş be. Harbiden kıyakmış.” dedi. “Dur yarın bununla hava atayım ona.” diye kıkırdadı. “Bayılır, bayılır böyle şeylere.”
O sırada yan komşuları da ailecek geldi bayramlaşmaya. Bu gelişme izin istemek için iyi bir fırsat oldu: “Bana müsaade… Bayram ziyareti kısa olur.” falan festek diye bir şeyler geveleyerek apar topar kalktım.
Eve yollanırken ağırlaşan adımlarıma o taze, beyaz gacırtı eşlik etti. “Vay be!” dedim kendi kendime. “…yollarımız ne kadar ayrılmış birbirinden. Oysa ikimizi, hâlâ o iki uçarı delikanlı olarak saklıyordum hafızamda. Hatıraları bir anda değiştirmek zor olacak. Bir süre daha o günlerde yaşıyor gibi hatırlayacağım o eski tanıdıkları.”
Benim şimdi daha farklı dertlerim vardı. Kalbimi masivadan uzaklaştırmak, ruhumu inceltmek istiyordum. Elime bahçıvan makasını alıp kalp bahçeme yolculuğa çıkıyor, sürgün verip yolları kapatan yaban sarmaşıklarını, dikenli çalıları temizliyordum. Dilime “Ya Cemîlu”yu sarmalayıp gönül aynalarımı parlatmaya çalışıyordum. Kalbimin yollarına ayrık otu tohumları düşünce bakıyordum ki ağzımda iki dize tekrarlayıp duruyorum: “Dil beyt-i Huda’dır anı pak eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Sultan gecelerde.”
Demek, yıllar insanların önüne farklı yollar açtığı gibi her birine ayrı hayatlar da sunuyordu. Aynı dünyadaydık ama birbirimizden apayrı hayatları yaşıyorduk.
Eve varınca daha paltomu çıkarırken anneme o çerçeveyi sordum. Anacığım, evdeki her bir şeyin yerini bilir, yıllar önce evin bir yerinde bir delikte görmüş olsa da… Sandığın dibinden şak diye buldu çıkardı. Evet, yepyeni duruyordu.
Benim çerçevem de boş kalmayacaktı. Kitaplığın üst katını boydan boya kaplamış vişneçürüğü dergi ciltlerinden ilkini aldım. Her cilt on iki dergiden oluşuyordu. İlk derginin kapağında bakışları yağmurlu, ağlayan bir çocuk vardı. Dokunaklı resme baktım kaldım. Bu gözü yaşlı, mahzun çocuk ne acıklı çağrışımlar uyandırmıştı bende.
Çerçeveyi dergi kapağının üstüne koyup ölçü aldım. Makasla özenle kestim ve ağlayan çocuğu yerleştirdim. Geriden baktım. Resmin altındaki yazı da çerçevenin içine orantılı olarak yerleşmişti. Okunabiliyordu: “Merhametin yok diyelim nefsine/ Merhamet etmez misin evladına.”
Güzel olmuştu. Burada kalmasın diye tatil sonrasında götüreceğim çantanın yan gözüne yerleştirip fermuarı kapattım.
Şemseddin YAPAR -
07-14-2007, 01:38 PMAhdeshuzur nerede ?
Bir gün bilge kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül
vereceğini duyurdu. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katıldı. Birbirinden güzel
resimler yapıp saraya teslim ettiler. Kral tabloları bir bir inceledi.
Yalnızca iki tablodan hoşlandı. Ama birinciyi seçmesi gerekiyordu.
Resimlerden birisinde, sükûnetli bir göl vardı. Göl bir ayna gibi etrafında
yükselen dağların huzurlu görüntüsünü yansıtıyordu. Üst tarafta pamuk
beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyordu. Resme kim baktıysa onun mükemmel bir
huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar üst tarafta
öfkeli gökyüzünden yağmur boşalıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde
ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısacası resim hiç de huzur dolu
görünmüyordu. Fakat kral resme bakınca şelalenin ardında kayalıklardaki bir
çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın içerisinde ise
anne bir kuşun ördüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Serçe akan suyun orta
yerinde anne kuş yuvasını kuruyor. Harika bir huzur ve sükûn. Kral ikinci
resmi seçti.
Çünkü dedi, ' Huzur hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun
bulunmadığı yer demek değildir. Huzur; sıkıntıların, dertlerin, sorunların
içinde bile yüreğinizin sükûn bulabilmesidir. Huzurun gerçek anlamı budur.'
Mutluluğu yakalayabilen insanlar huzurlu olur. Mutlu olmayı bilmeyen
insanlar hangi ortamlarda bulunurlarsa bulunsunlar bir türlü huzurlu
olamazlar. -
08-14-2007, 06:11 PMAhdes
Bir Hint masalina göre;
Kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir fare vardir.
Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde
bu kez de köpekten korkmaya baslar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür.
Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür.
Ve der ki,
"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var.
O yüzden ben sana yardim edemem."
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor:
Ýnsanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor..
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için. -
08-14-2007, 06:13 PMAhdes
Tokat Atmadan Bir Daha Düşün
Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı.
Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşamüzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.
Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.
İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu.
Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi.
Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım! dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!
Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ipucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.
Oğlu, en son sayfada:
"Bu gece kötü bir rüya gördüm!" yazmıştı. "Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah'ım onu koru! Ben elimden geleni yapacağım!.." -
08-14-2007, 06:15 PMAhdes
Bilgeye sormuşlar:''Dünyada en çok kimi seversiniz?'' ''Terzimi severim.'' diye cevap vermiş.Soruyu soranlar şaşırmışlar.''Aman üstat, dünyada sevecek o kadar insan varken terzi de kim oluyor? O da nerden çıktı?Neden terzi? '' diye sormuşlar.
Bilge, bu soruya şöyle cevap vermiş:''Evet dostlarım,ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır.Ama ötekiler öyle değildir.Birkez benim hakkımda karar verirler,ölünceye kadar da hep aynı gözle görürler.''
:aferin: -
08-14-2007, 06:16 PMAhdes
GÜÇSÜZLÜK
Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük, çokça da küçük balığın bulunduğu kocaman bir akvaryum konuluyor. Haliyle büyük balık acıktıkça küçük balıkları yiyor. Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor. Böylece akvaryum ikiye ayrılıyor. Büyük balık bir tarafa, küçük balıklar da diğer tarafa yerleştiriliyor. Büyük balık cam bölmeyi geçip, küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapıyor. Bu durum tam 28 saat boyunca sürüyor. 28 saatin sonunda büyük balık artık diğer tarafa geçmek için mücadeleyi bırakıyor. Deneyin sonunda cam bölme kaldırılıyor. Çok ilginç bir şey oluyor!!!
Büyük balık küçükleri yemek için hiçbir hamle yapmıyor. Saatler geçtiği halde onları yemediği görülüyor. Buna psikolojide "Öğrenilmiş Güçsüzlük" deniyor. İstatistiklere göre bir çocuk ergenliğe gelinceye kadar ortalama 148.000 defa anne babasının,"Yapma!, Elleme!, Dokunma!" gibi sözlerini duyuyor. Böyle olunca da çocuk büyüdüğünde; yapmama, edememe özellikleri gelişiyor ve ÖZGÜVENİNİ yitiriyor. -
08-14-2007, 06:20 PMAhdes
GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ
Çok zaman önce refah içinde yasayan bir ülke varmis. Ülkenin huzurlu ve müreffeh yasamasinin bir nedeni de adil, iyi yürekli, dürüst krali imis.
Kral zaman zaman tebdili kiyafet eder, ülkeyi dolasir, halkinin dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmus. Gene böyle bir günde kral dolasirken, yolu dag basinda bir göl kenarina düsmüs. Gölün kenarindaki agacin dibine çökmüs aksakalli bir dede, bir elinde bir kese, digerinde bir kese. Birinden bir tas alip, digerinden aldigi tasa baglayip göle atiyormus. Bu ise epey bir süre devam etmis ve nihayet bittiginde, dede yoluna gitmek üzere ayaga kalkmis ve kralla göz göze gelmis. Kral dedeye sormus:
- "Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne is yaparsin anlayamadim!" demis.
Dede kralin sorusunu söyle cevaplamis:
- "Oglum ben insanlarin kaderlerini birbirine baglarim."
- "Peki en son kimin kaderini birbirine bagladin?" diye sormuş Kral.
- "Kralin güzel kizi ile usagi Ahmet' in kaderini bagladim." Demiş aksakallı dede.
Kral bu cevabi alinca dünyasi kararmış. Bir yanda güzeller güzeli ak pak biricik kizi, ülkenin prensesi, diger yanda olmamis oglu kadar sevdigi zenci usagi Ahmet. Ne yaparım? Nasil eder de Ahmet' e bir zarar vermeden bu kaderi bozarim diye düsünerek, sarayın yolunu tutmuş.
Saraya gidince hemen sevgili usagi Ahmet' i huzuruna çagirmis:
- "Oglum Ahmet sana bir mektup verecegim, bu mektubu alacak ve Günes' e ¤¤¤üreceksin!" demis.
Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yollugunu alarak düsmüs bilinmez yollara, düsmüs ki ne düsmek. Babasi kadar sevdigi Kral'i ona bir görev vermis ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasil?
Günlerce dere tepe demeden yol gitmis. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördügü bir ulu agacin gölgesinde dinlenmeye karar vermis ve uykuya dalmis. Uyandiginda bir de ne görsün! Agacin az ötesinde bir göl, o göl ki üzerine günesin aksi vurmus!
- "Kralimin dedigi Günes bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece külotu kalincaya kadar soyunarak atmis kendini göle. Dibe dogru yüzmüs, yüzmüs... Taa dipte, günesin aksinin tükendigi yerde bir de ne görsün! Sahane bir hazine sandigi! Almis sandigi çikmis, çikmis ama, Ahmet artik zenci degil bembeyaz bir Ahmet... Sadece külotunun oldugu bölge eski rengini tasiyor.
- "Var bu iste bir hikmet!" demis ve açmis sandigi. Sandik gerçek bir hazine sandigi, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde 'Günes'ten Kral'a' yazan bir de zarf.
Ahmet ne yapacagini bilemez hale gelmis bir anda, yeni rengi ve yasadiklari ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacagini düsünerek, ismini de degistirip, ülkesine zengin bir tüccar kimligi ile dönme karari almis.
Dönünce ülkesine, düsleri bir bir gerçeklesmis.
Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakisikli tüccari ile güzeller güzeli kizini evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmus. Kral vermis vermesine kizini zengin tüccara ama akli da bir yandan oglu gibi sevdigi ve hiçbir haber alamadigi usagi Ahmet'te imis.
Gel zaman git zaman damadi ile birlikte bir ziyafet yemeginde iken yere düsen bir çatali almak için egilince Ahmet, salvarinin kenarindan kaba eti görünmüs!
Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamis. Yemek bitip odasina çekilecekken herkes, koridorun sonuna dogru yürüyen damadinin arkasindan seslenivermis Kral:
- "Ahmet!"
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyarî kendisine seslenen Krala dönüvermis... Ve,
- "Neler oldu Ahmet, evladim anlat basindan geçenleri bana!" diyen kralina bütün olanlari bir bir anlatmis. Bunun üzerine Kral:
- "Peki Günes'in bana gönderdigi mektup nerede?" diye sorunca da hemen odasina kosarak, sandiktan çikan mektubu alip Kral'a vermis. Mektupta su satirlar yer aliyormus:
Günese yazi yazilmaz.
Yazilan yazi ise bozulmaz...
Binbir Gece Masallari'ndan -
07-01-2008, 04:22 PMahmetunalcamRe: Gül KIZ
İnternette hikayelerimi ararken rastladım sayfanıza.
Azeri kardeşlerimin web sitesinde olduğum için mutluyum.
Rahatsız olmazsanız şiir ve hikayelerimle iştirak etmeye de çalışacağım.
Saygılarımla
Ahmet Ünal ÇAM
Alıntı:
Mirze Nickli Üyeden Alıntı
